Bazen yaşananlar yaşayacaklar için yaşanmış gibidir
Orta gelirli bir ailenin tek kızıydı Fatma… Küçüklüğünden beri ilim öğrenme aşkıyla yanar dururdu. Büyüdüğünde iyi bir ilahiyatçı olmak, ilim tahsil etmek, İslam dünyasındaki cehalet, fakirlik ve ihtilafın; ilim, sanat ve ittifakla ortadan kaldırılması için gayret göstermek istiyordu. Bunun için çalışacak, okul okuyacak, üniversite okuyacak, doğru fikirleri, doğru bir şekilde hayata aktarmak için doğru yolda yürüyecekti.
Derken Fatma ilköğretimini tamamlamış ve imam hatip lisesini okumak üzere ailesi tarafından Türkiye ye gönderilmişti. Bu ana kadar ailesinden tek gün dahi ayrı kalmaya tahammül edemeyen Fatma, bu ayrılığı, ideallerine kavuşması için çıkılması gereken bir basamak gibi görüyordu. Bir yandan aileden ayrılmanın üzüntüsünü diğer yandan da hedeflediği amaca ulaşabilmek için atacağı adımların mutluluğunu yaşıyordu. Hüznün ve sevincin bir arada olduğu gözyaşlarının birlikteliğiyle uçağa binen Fatma 5 saatlik uçuşun ardından Türkiye’ye gelmişti.
Hava alanında Fatma’yı amcası Salih Bey karşılayacaktı. İlk defa amcasını görmenin heyecanı vardı Fatma’da.
Amca – yeğen telefonla görüşüp havaalanının hemen yanındaki “gaye” adlı bakkalın önünde buluşmaya karar verdiler. Gaye’nin önüne ilk gelen amca oldu. Bir bardak çay alıp birkaç yudum içtikten sonra Fatma da geldi. Doyasıya birbirlerine sarılıp hasret giderdikten sonra büyük bavulu amca küçüğü ise Fatma alarak az ilerdeki Salih beyin taksisine doğru yürüdüler. Her ikisi de ilk defa birbirini görmenin mutluluğunu yaşıyordu.
Evde de durum pek farklı değildi. Emine hanım da yeğeninin gelmesini heyecanla bekliyordu. Kâh oturuyor kâh kalkıyordu, kâh yemeğe bakıyor kâh pencereden yollarını gözlüyordu. Heyecanını bastırması için eline kumandayı alıp biraz televizyon seyretti. Az zaman sonra da amca ve yeğen kapıda belirdi. Emine hanım da yeğenini ilk defa görüyordu. Fatma yengesiyle de doyasıya kucaklaştı.
Emine hanım kapının eşiğine Salih Bey televizyon kenarındaki sandalyeye küçük hanım ise yengesini ve amcasını bir arada görebileceği kırmızı kanepeye oturuverdi. Biraz muhabbetin ardından Salih Bey saatine bakınca zamanın epey ilerlediğini gördü ve namazını eda etmek üzere abdest almaya gitti.
Yenge eğitimli, empati kurabilen bir insandı. Yolculuğun verdiği yorgunluğu sezmişti Fatma’da. Kendisine dinlenmesi için gerekli yeri gösterdikten sonra o da namazını eda etmeye gitti.
Yatmaya hazırlanırken; “Ne kadar hoşgörülü, iyimser, yardımlaşmayı seven, manevi değerlerine sahiplenmiş, eğitimli, sıcakkanlı ve samimi insanlarla dolu bir ülke” izlenimleri kalmıştı yolculuğu boyunca Fatma da. Ve rabbine şöyle dua etmeye başladı: “ya rab! Senin rızan için yapılan her işte, senin rızan yolunda atılan her adımda, senin emirlerine uyup nehiylerinden kaçan her şahısta olduğu gibi benimde senin rızan dairesinde hareket edip peygamber efendimizin (asm) sünnetine ittiba etmeyi ve iman nuru ile nurlanmayı bana nasip eyle” diye. Fatma’nın istediği de buydu: Muhabbetullah’ı elde ederek ve Marifetullah dairesinde kalarak buralarda öğrendiklerini büyüdüğünde geleceğin insanlarına aktarıp manevi değerlere sahip çıkacak pırıl pırıl bir genç nesli yetiştirmek… Bunun içinde elinden geldiğince çabalıyordu.
Yaklaşık üç hafta olmuştu küçük hanımın Türkiye’ye gelişi.
Kısa sürede Türkiye ye, amca evine alışmış olacak ki bu kadar kısa sürede arkadaş edinmeye de başlamıştı.
Arkadaş ortamı samimiyet ve uhuvvet kokusu ile koktuğundan aile hasretini ve ülkesi olan Almanya’da ki arkadaşlarını unutturmuştu Fatma’ya,
Zaman oldukça hızlı ve hareketli geçiyordu Fatma için. Bir yandan edindiği arkadaş çevresinin mutluluğunu diğer yandan da okulların açılmasına bir haftalık zamanın kalmasının heyecanını yaşıyordu.
İdeallerine kavuşacağından çok mutlu ve umutluydu. Boş vakitlerinde amcasının kütüphanesinden faydalanıp okumaya başlamıştı bile. Literatüründe imkânsızlık yoktu onun. İdeallerine en doruk noktasına kadar ulaşmak için çabalayacağını, ilim tahsili için açılan bütün kapılardan faydalanıp gençliğe imansızlık fikrini aşılayanlara karşı “cihad” edeceğinin sözünü vermişti kendisine.
Günler ardı ardına geçmiş okulların açılmasına iki gün kalmıştı. Son hazırlıklar yapılıyordu. Yengesiyle alış verişe çıkmış, okul için gerekli olan tüm ihtiyaçlarını almışlardı. Böylece bir gün daha geçmiş ve sadece bir gün kalmıştı okulların açılmasına…
Fatma’yı büyük bir heyecan sarmıştı. Liseye başlamada duyduğu heyecanı daha önce hiç hissetmemişti. Yerinde duramıyordu adeta. Önce çantasını hazırladı ve çalışma odasının önüne koydu. Sonrada yeni aldığı ayakkabılarını çıkarıp ayakkabılığa koydu. Bu arada yenge de elbiseleri ütülemeyi tamamlamıştı. Artık her şey hazırdı. Ama bir türlü heyecanı dinmiyordu Fatma’nın. Aynı heyecanı Salih Bey ve Emine hanımda hissediyorlardı. Hiç çocukları olmadığından öğrenci okutmanın heyecanını paylaşıyorlardı Fatma ile.
Elleri titremeye, yüzünden damla damla ter akmaya başlamıştı. Erkenden uyumaya karar verdi Fatma. Başka çare bulamıyordu çünkü. Uyumak için müsaade isteyip odasına geçti. Heyecanın ve mutluluğun birlikteliğiyle yatağa giren Fatma uzun bir müddet uyuyamadı. Sağa – Sola kıvranmaya başladı. “Bu yaptığım hırs olsa gerek” diye geçirdi aklından. Uyumaktan vazgeçti. Abdest alıp önce iki rekât namazı kıldı sonra da yarın ki işi rast gitsin diye biraz Kur’an okudu ve sonrasında tekrardan yatağa girdi. Namazın verdiği saadet ve rahatı ruhundan ta iliklerine kadar hissediyordu. Namazın ehemmiyetini, kalbe verdiği huzur ve saadeti düşünerekten uykuya daldı.
Emine Hanım sabah erkenden uyanmış yeğeni için donanımlı bir kahvaltı hazırlamıştı. Önce Salih beyi sonrasında da Fatma yı çağırdı. Uzun bir muhabbetin ve kahvaltının ardından Amcasıyla beraber okula gitmek için son hazırlıklarını yaptı. Yengesinin de duasını aldıktan sonra evden ayrıldılar. Okula vardıklarında istiklal marşı yeni okunmaya başlıyordu. Fatma koşarak o da arkadaşlarının yanına sıraya durdu. Müdür uzun bir açılış konuşması yaptıktan sonra öğrenciler sınıflara dağılmaya başladı. İlk gün her şey oldukça güzel geçmişti.
Ertesi gün okula tek başına gelmişti. Bahçe kapısından içeri girmek isteyen Fatma başı örtülü olduğu için içeri alınmıyordu. Ya başını açacaktı ya da içeriye alınmayacaktı. Kendisine başını açması yönünde söylenenlere başta inanmamıştı. Çünkü daha önce böyle bir engelle karşılaşmamıştı. Onun için başörtüsüyle içeri girmesi için ısrarla diretiyordu. İçeri giren kız öğrencilerin başlarını açarak girdiğini görünce bunun gerçek olduğuna inanmıştı. Çaresizce kenara çekilip küçük bir taşın üzerine oturuverdi. “Başımı açmalı mıyım yoksa açmamalı mıyım” diye epey bir düşündü. “imansızlık cereyanına karşı cihad edeceğim ve geleceğin gençliğine imanı aşılayacağım” diye kendi kendine verdiği sözü hatırlayınca kalktı, gözyaşlarını sildi ve çaresizce başını açtı ve okula öyle girdi. Normalde çok aktif ve konuşan biri olmasına rağmen gün boyunca sessiz ve huzursuzdu. Okul çıkışında tekrardan başını örterek eve gitti.
Yaşadıklarını belli ettirmemeye gayret gösteriyordu. Bunun için yemekten hemen sonra odasına çekildi. Ödevlerini tamamladıktan sonra geleceği düşündü. “Ne zamana kadar bu şekilde, başımı açarak devam edeceğim?” diye sordu kendine. Epey bir düşündü. Çıkış yolu bulamıyordu. Sonrasında “Bakalım Mevla neyler neylerse güzel eyler” diyerek bir iç geçirdi. Ertesi gün aynı sorunla karşılaştı ve aynı davranışı yaptı. Ertesi günde bir ertesi gün de…
Bir ay bu şekilde devam etti okuluna. Zaman geçtikçe böyle bir problemi karşısına çıkaranlardan ve okulundan nefret etmeye başlamıştı. Artık okulu bırakmaya dair düşünceler geliyordu aklına. Ama yaşadığı sıkıntıları ve aklına gelen bu düşünceleri bugüne kadar kimseyle paylaşmamıştı. Yinede ev ahalisi bir şeyleri Fatma’da sezmişlerdi. Çünkü eski aktif, espri yapan Fatma gitmiş, yerine pasif, her zaman kendi köşesine çekilen, sadece yüzü gülen bir Fatma gelmişti. Onlar da sezdiklerini Fatma’ya belli ettirmiyorlardı.
Artık zaman geçtikçe Allah (cc)’ın bir emri olan örtünmeyi isteksiz de olsa yerine getirmemekten rahatsızlanmış ve bu da diğer ibadetlerini yapmasını aksatmasına kadar etkilemişti Fatma’yı. Bunun için hayatından vazgeçmeyi yani intihar etmeyi düşündü ilkin. Sonraysa “Allah (cc)’ın verdiği canı ancak kendisi alır” fikri geldi aklına ve kendine hâkim olmaya çalıştı. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatma bir gece abdest alıp kıbleye yönelerek Rabbine dua etmeye başladı:
“Ya Rab! Sen şerden hayrı hayırdan şerri halk edensin. İçimde bulunduğum durumu biliyor, üzüntülerimi görebiliyorsun. Ya Rab! Sen sonsuz kudret sahibisin. Yoktan varlığı, varlıktan yokluğu yapabilensin. Bu şekilde öğrencilik hayatıma devam etmek senin rızana uygun değildir, bunu biliyorum. Ama çaresizim, elimden bir şey gelmez. Güzel Allah (cc)’ım! Verdiğin bu canı ancak sen alabilirsin. Lütfen bana bir musibet veya felaket ver. Bu şekilde tahammülüm kalmadı çünkü. Ölmek, bu manzaraya göz yummak istiyorum ve bütün zerrelerimle bana bir hastalık vermeni veya bir bela göndermeni istiyorum. Sen duamı kabul buyur ya Rab, kabul buyur ya Rab, kabul buyur.”
Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra Fatma ansızın rahatsızlanır. Hastaneye götürürler doktorlar hiçbir teşhis koyamamıştır. Önce saçı dökülmeye başlar, sonra da vücudu gün be gün erimeye. Salih Bey ve eşi çaresizdirler. Hastane hastane gezdirirler. Özel doktorlar tutarlar ama hiç biri fayda vermez.
Haberi anne babaya salarlar. Hemen uçağa atlar onlarda gelir. Kızlarının iyileşmesi için bütün servetlerini vermeyi göze alırlar. Hastane hastane, doktor doktor dolaştıysalar da netice alınamaz. Aradan bir hafta geçtikten sonra Fatma’nın cansız bedeni doktorlar tarafından aileye teslim edilir. Anne ile baba imanlı kişiler olduğundan feryat figan yakmaz Rablerine şükür ve kanaatle dua kapısını aralamaya başlarlar.
Evet, Fatma; on beşinde ölüp yetmişinde gömülenlerden değil, yetmişinde ölüp on beşinde gömülenlerden oldu…
Evet, o aradığını bulanlardan değil, bulduğunu arayanlardan oldu
Evet, o hayallerine kavuşanlardan değil, inançlarına kavuşanlardan oldu.