"Seni seviyorum ya Rasûlallah!" deriz, kâinatın en Sevgilisi için. Cenâb-ı Hakk'ın mahlûkat içerisinde en ziyade sevdiği Sevgili (Habibi) hakkında, bu sözü söylemek elbette bir cesaret işidir. Peki, bizi bu cesarete götüren hâlimiz nedir? Bu sözümüzde ne kadar samimiyiz? Yoksa bu sözü Rasûlullah sevgisinin üzerimize galebe çaldığı bir anda, sadece o an için mi söylüyoruz? Şayet durum bu ise, hayatımızın diğer zamanlarında durum nedir? Veya bu sözü söylerken ne dediğimizin farkında mıyız?
Bazı sözler vardır ki sahibi için "ispat" gerektirir. Hele de bu söz Peygamberlerin Efendisi içinse durum, zannedilenin fevkinde bir önem arz etmektedir. İddia ispatı gerektirir. İddia dikkati gerektirir. Bizzat Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.)'in şahsına "Seni seviyorum!" diyen sahabesine "Ne söylediğine dikkat et!" ikazını buyuran yine Efendimiz (s.a.s)' dir.(1)
"Sevginin alâmeti odur ki sevdiğinin hâliyle hâllene!" Sevenin hâlinde, sevdiğinden eser yoksa sevgi nerede? Aslında, sevdi mi Sıddık-ı Ekber (r.a.) gibi sevmek lâzım. Ya da o yolda, o gayrette olmak lâzım. Hedefi yüksek tutmak gerek ki hiç olmazsa o yüksek sevginin zerresi yakalanırsa kâfi. "Nasıl sevmişti ki zerresi kâfi?" sorusunun binlerce cevabından sadece birisini İmam Buharî'nin sayfalarından koklayalım: "Hz. Ebu Bekir (r.a.), Rasûlullah_a hâlinden şikâyet eder ve: "Ya Rasûlallah! Def-i hacete gittiğimde dahi Seni görüyorum. Öyle oluyorum ki utancımdan hacetimi dahi gideremiyorum!" diye yakınır."(2) Demek ki kolay olmuyor iki dünyanın "Tek Sultanı"na âşık olmak, O_na vurulmak, O_na tutulmak, O_na yanmak... Öyle bir sevda ki, "Bu kadarı da olur mu!?" dedirten, aklı delirten bir sevda... Eğer bu coşku bütün hücrelerinden taşıyorsa Peygamber sevdalısının, korkmasın!.. Haykırsın Sıddık'ın evlâtları!: "Seni seviyorum ya Habiballah!" diye...
"Seni seviyorum" sözünü samimi olarak söyledikten sonra işin farklı bir boyutu daha ortaya çıkıyor ki o da "ne derece sevildiği" hususudur. Bu durumu Hz. Kur_an çok güzel bir üslupla açık ve kesin olarak beyan eder: "En-Nebiyyü evlâ bil-müminîne min enfüsihim / Nebiyy-i Zîşân, müminlere canlarından daha evlâdır."(3) Rasûlallah_a îman eden müminden istenen ve beklenen Kur_an ahlâkından birisi de budur. Zaten gerçek müminin gerçek vasfı da budur. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) bu gerçeği, Hz. Ömer ile arasındaki şu âşk kokulu tabloda ayan beyan ediyor. Abdurrahman b. Hişam (r.a.) anlatıyor: Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ile birlikte bulunuyorduk. O, Ömer b. Hattab (r.a.)'in elinden tutmuştu. Ömer (r.a.) kendisine: "Ey Allah (cc)'ın Rasûl'ü! Muhakkak ki Sen bana, nefsim hariç her şeyden daha sevimlisin!" dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): "Hayır, olmadı ya Ömer! Canım elimde olan Allah (cc)'a yemin olsun ki Ben sana kendinden de daha sevimli olmadıkça olmaz!" buyurdu. O anda Ömer (r.a.): "Vallahi Sen, şu anda, muhakkak ki bana kendimden de daha sevgilisin!" buyurdu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.): "Tamam, şimdi oldu Ey Ömer!" buyurdu.(5)
Durum bu noktaya geldiğinde yine tam manasıyla idrakinde olmadan dillerimizden: "Seni canımdan çok seviyorum ya Rasûlallah!" veya "Canım Sana kurban olsun!" gibi sözleri söyleriz. Bu iddialar ise "Seni seviyorum" iddiasından daha da fazla bir ispatı, izharı ve dikkati gerektirir.
Tabi ki her Müslüman Peygamber_ini sever, seviyorum der. Hiç kimse sevmiyorum demez. Hiç kimseye de 'seviyorum, deme!' denilmez. Elbette herkes O güzeller güzelini sevmeye gayret eder. Sevgi, onun îmanının mayasıdır, özüdür, öncüsüdür. Önce sever, sonra îman eder. Sevmeyen îman edemez. Yine tabiidir ki her mümin, kendi istidadı, kuvveti, hâli ve nasibi ölçüsünde sever. Meramımız, sevme iddiasında bulunanda olması gereken vasfı, edebi, Sıddıkî sevdayı, Ömerî endişeyi hissetmek ve bu meyanda çalışmalar yapmada birbirimize destek olmaktır.
Rasûlullah'ı sevmenin ve O_na îman etmenin ve de bu sevgi ve îmanın kuvvet bulması için bir müminin yapacağı bir çok güzellikler vardır. Bunların hepsine kısaca, kendi yaşantımızı Rasûlullah'ın yaşantısına tebdil etmek; yani bütün sünnetleri yaşamaya çalışarak kendi ahlâkımızı terk edip Rasûlallah'ın ahlâkıyla ahlâklanmak, diyebiliriz. Biz bu bağlamda özel olarak, sevgi atmosferinin daha canlı hissedilebilmesine vesile olacağı için -biiznillah- Efendimiz (s.a.s.)'e salât ü selâm getirmeyi, ahlâk edinme hususu üzerinde duracağız.
Öncelikle şu bilinmelidir ki, Nebiy-yi Ekrem (s.a.s.)'e salât ü selâm getirmek Allah (cc)'a itaatin ta kendisidir. Çünkü bunu bize emreden Hz. Allah (cc)'tır: "Rabb_in Seni bırakmadı."(6) buyruğuyla Sevgilisi_ni kimseye bırakmayan ve O_na sahip çıkan Mevlâ'mız, Kelâmların Seyyidi_nde şöyle buyurur: "Muhakkak ki Allah (cc) ve melekleri Peygamber_e çok salâvat getirirler. Ey müminler! Siz de O_na salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin."(7)
Kelâmullah_taki bu ifadenin cazibesine kapılmamak mümkün değildir. Cenâb-ı Allah (cc), Habibi_ne öncelikle kendisinin salât ettiğini ifade buyuruyor. Cenâb-ı Hak, Efendimiz (s.a.s.)'i bizzat kendisi sahiplenmiş. Adeta "Ey kullarım! Ben Habibi_me sahip çıkıyorum. Sevgilime salâtı evvelâ Ben ediyorum. O halde O_nun, sizin salâtınıza ihtiyacı yok, bilakis O_na salâvat getirmeye sizin ihtiyacınız var!" buyuruyor. Bu halde, Kâinatın Efendisi_ne biz muhtacız. Her şeyimiz; ama her şeyimiz O_na muhtaçtır. Ve her şeyine; ama her şeyine biz muhtacız. Dillerimiz dahi O_nun o mübarek ismine muhtaçtır. O dil ki, O_nun ismiyle şeref bulmuş. O dil ki O_nun hürmetine yaratılmış. O_nunla kıymet bulmuş. "Muhammedü'r-Rasûlullah" demekle îmanı sabit ve tasdik olmuş. O ismi zikretmekle Allah (cc)'a itaate ve yakınlığa yol bulmuş. O' nu zikretmekle cömert olmuş... Yine bu âyet-i celîlede Rabb_imizin Habibi_ne duyduğu o sonsuz sevginin tezâhürünü görüyoruz... Yine bu âyet-i kerimede Allah (cc) (c.c.)'ın bir ahlâk-ı âliyesini görüyoruz ki, "Allah (cc)'ın ahlâkıyla ahlâklanın" emrini yerine getirmede bir yol buluyoruz. Zira Rabb_imiz salât ediyor, melekleri salât ediyor ve müminlere de bu yüce ahlâkla ahlâklanma nimeti doğuyor. Zâtı'nın yakınlığına götüren ahlâkları bize açıklayan Yüce Zât_a hamd, bize Rabb_imizin âyetlerini okumakla bizleri temizleyen Cenâb-ı Rasûl_e salât ve selâmların en güzeli olsun... Yine bu âyet-i azîzedeki emrin, müminlere tahsis edildiğini görüyoruz. Yani Allah (cc) ve Rasûl'üne îman edenlere. Bu ise müminler için bir şereftir, izzettir. O halde mümin de kendisine verilen bu şerefin kıymetini bilip bol bol salât ü selâm getirmek suretiyle şerefine, şeref; izzetine, izzet katması gerekir. İzzetin hepsi Allah (cc) katındandır.
Efendimiz (s.a.s.)'e olan bağlılığımızı ve beraberliğimizi zinde tutması, sevgi ve îmanımıza kuvvet vermesi açısından salât ü selâm bulunmaz bir nimet ve devlettir. Bu devletten çokça istifade etmek gerekir. Seven, sevdiğini çok yâd eder, sevdiğinden bahsetmeden duramaz. Testinin içinde ne varsa, dışına da o sızar. Eğer kalplerde Allah (cc)'ın Rasûl'ü mekân tutmuşsa, gönüller yürekten sevdalanmışsa O Nebi_ye, dillerimizden de hadis-i şeriflerin, salât ü selâmların sızıp taşması gerekir ki bu da iddianın ispatından bir parça olsun.
Bol bol salât ü selâm ile meşgul olmanın birçok eşsiz güzelliği olmakla beraber, belki de en güzellerinden birisi de "Allah (cc)'a en çok yakın olan"a, en yakın olma bahtiyarlığına vesile teşkil etmesidir. Nitekim Efendimiz (s.a.s.): "Kıyamet gününde Bana en yakın olacak kişi Bana en çok salât ü selâm getirendir." buyurmaktadır.
Hadis kitaplarımızda Efendimiz (s.a.s.)'e salavât getirmekle ilgili bir hayli kabarık rivayet mevcuttur. Bizzat kendisine salât ve selâm edeceğimiz Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in mübarek ağzından bu konuyu dinlemekse Ümmet-i Muhammed_e daha ayrı bir zevk ve şevk veriyor. Buyurun, şu hadis-i şeriflere candan kulak vererek bu nimetin büyüklüğüne ve güzelliğine hem sevinelim hem de bu nimetten gereği gibi istifade edemediğimize üzülelim...
Ebu Talhâ (r.a.) anlatıyor: "Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yüzünde büyük bir sevinç ifadesiyle geldi. Şöyle buyurdu: "Bir melek geldi ve bana: 'Şüphesiz ki Rabb_in şöyle buyurdu: "Bir kimse Sana bir kere salât ederse Ben ona on kere salât ederim. Sana bir kere selâm ederse Ben ona on kere selâm ederim. Bu, Seni hoşnut etmez mi?"(9)
"Kim Bana yüz kere salât ü selâm getirirse, Allah (cc) onun iki gözü arasına ateşten ve nifaktan beraat ettiğini yazar. Kıyamet gününde ise onu şehitlerle beraber kılar."(10)
"Kim herhangi bir kitapta Benim üzerime salâvat getirirse, ismim orada kaldığı müddetçe melekler o adam için istiğfar ederler."(11)
"Kim Bana on defa salâvat getirirse, Allah (cc) da ona on defa salât eder, on günahını siler, derecesini de on derece yükseltir."(12)
"Allah (cc) kabrimde bir melek görevlendirmiş ve ona bütün mahlûkatın sesini duyma yeteneğini vermiştir. Kıyamete kadar kim Bana salât ü selâm getirirse, onun ve babasının ismini de söyleyerek falan oğlu filan Sana salât ü selâm getirdi diyerek onun o salât ü selâmını Bana ulaştırır."(13)
Âyet-i celîledeki ve hadîs-i şeriflerdeki güzelliklerden süzülen o sevda kokulu hava ile Güzellik Âleminin Efendisi_ne buram buram salât ve selâm olsun. Salât ve selâm Senin üzerine olsun ey Allah (cc)'ın Rasûl'ü!.. Salât ve selâm Senin üzerine olsun ey Allah (cc)'ın Nebisi!.. Salât ve selâm Senin ve Ehl-i Beyt_inin üzerine olsun ey Allah (cc)'ın Sevgilisi!.. Sana, Seni hoşnut edecek kadar sayıda ve güzellikte salât ve selâm olsun ey seven ve sevilen Nûr...
Kaynakça:
1. Nesâî, Sehv 55/3.
2. Cemu_l-Fevaid, c.5, s.303.
3. Tirmizî, Zühd 36.
4. Âdâb, s.249.
5. el-Ahzâb, 33/6.
6. Buhârî, Îman; Müslim, Îman 70.
7. Buhârî, Fezailü Ashabi_n-Nebi 6.
8. ed-Duhâ, 93/3.
9. el-Ahzâb, 33/56.
10. Tirmizî, Salât, H.No: 357.
11. Nesâî, Sehv 55/1.
12. Cemu_l-Fevaid, c.5, s.304.
13. İhyâ, c.1, s.893; Taberanî'den rivayetle.